Benim büyüdüğüm aile ve mahalle ortamında hiç “çalışan kadın” yoktu. Evimizin önündeki caddeden geçen üstü açık kamyonlar içine tıklım tıkış doluşmuş tarım işçisi olan kadınlar da, karşımızdaki Ergun bakkalın kendisinden daha çok tezgâhın arkasında duran karısı da, evler temizliğe gidenler de, düğünlerde çengilik yapanlar da, evde dikiş diken, dantel, örgü vs örüp satan kadın da, kendi toprağını ekip biçen çiftçi kadın da… “çalışan kadın” statüsünde değildi. Bu nedenle ben, okuyacağım, meslek sahibi olacağım kendi paramı kazanacağım, kimsenin eline bakmayacağım ve kimseye kendimi ezdirmeyeceğim şiarları ile büyüdüm. Komşu teyzelerim de “Sen oku kızım, bizim gibi olma!” derlerdi. “Bizim gibi olmak” demek kocadan dayak yemekti, her gün evin ihtiyacını görmek için kocasından para istemek ve azar işitmekti, aşağılanmak, hor görülmek, aldatılmaktı…

Yıllarca evdeki huzursuzluğun kadının ekonomik bağımsızlığını kazanmasıyla sona ereceğini sandım. Kocaman beynin yüzde ikilik kapasitesinin üst beyne, yüzde doksansekizlik kapasitesinin ise alt beyne ait olduğunu, dürtülerin güdülerin önemini bilmiyordum o zamanlar. Korkuların, kaygıların depolandığı o karmakarışık sandığın öyle ekonomik bağımsızlığı kazanmakla falan düzene giremediğini çok sonraları anladım. Şakır şakır para kazanan kariyer sahibi kadınların kocalarından periyodik olarak dayak yediğini ya da duygusal şiddete maruz kaldığını gördüğümde, fütursuzca eşlerini aldatan adamların en kuvvetli savunucularının bizzat kendi eşleri olduğunu fark ettiğimde anladım ki şablon çözümler yokmuş.

Kadınlar yüzlerce yıldır statükoyu korumak için mücadele etmişlerdir. Değişimin motoru erkekler olmuştur bu yüzden. Çünkü değişim, riskleri göze almayı gerektirir, kimi zaman da canını ortaya koymayı. İnsan türünün hem hamileliği hem de doğum sonrası bakımı çok uzun sürdüğünden ve bu süreç neredeyse tamamıyla dişi cinsiyetin sorumluluğunda olduğundan, çocukları diri tutmak ve türün devamlılığını sağlamak dişil görev olmuştur binlerce yıl. Bu nedenle de kadın güvenli ortam arar ve bunu sürdürebilmek için elinden geleni yapar, iyileştirici, onarıcı ve tedavi edicidir kadın. Yine bu nedenledir ki ilk doktorlar da kadındı.

Erkekse spermini verdikten sonra istediği gibi canını tehlikeye atabilir, risk alabilir. Hatta her risk alımı sonrasında sağ kalırsa daha da popüler olan erkeğin daha fazla dişiyi dölleme ve soyunu böylece sürdürme olasılığı kuvvetlenir çünkü.

Günümüzdeyse kadınlar çalışma koşullarının acımasız rekabeti içinde daha fazla risk almaya zorluyorlar kendilerini, kurallarını erkeklerin koyduğu rekabet dünyasında kadın olarak var olup hem kültürel genetiğinin kendisine yüklediği “Risk alma!” ya da “Güvenli ortam ara!” komutlarını duymazdan gelmek hem de mutlu olmak istiyorlar. Çoğunun çocuk yapmayı ertelemesi, alttan alta kendisini yoklayan genetik korkularının sonucu belki de. “Bu kadar güvensiz ortamda çocuk büyütülür mü?” Her genetik korkunun mantıklı izahını da yaparız biz kadınlar: “Şu anda çocuk için erken, önce bir …. yapayım da, ileride düşünürüm çocuğu. Nasıl olsa tüp bebek falan…”

Alışkanlıklar çiziyor yolumuzu çoğu kez. Bilinmediğin tehlikeli sularında yer almaktansa bildiğin alışıldık koşullarına dayanmak daha güvenilir geliyor. Sosyal antropologlar ta mağara devrinden bu yana kadının, erkek dışarıda avlanırken ve bedensel riskleri alırken, mağarada türün devamlılığı için statükoyu koruma görevi üstlendiğinden bahsederler ama kadının statükoyu koruma kültürel genlerinin, kimi zaman kendine zarar veren koşullara direnmesindeki en büyük engel olduğundan hiç bahsetmezler.

Onbinlerce yıldır statükoyu koruma adına risk almaktan kaçınan kadınların, yaşı otuzbeşi aşmayan şimdiki torunları ise acımasız rekabet koşullarında bir yandan gücü elde etmek için kıyasıya rekabet ederken, sonuna kadar risk alırken bir yandan da içten içe niye bu kadar huzursuzlar dersiniz?

Ya kültürel genetiğimizin bize fısıldadığı korkulara teslim olup zarar bile görsek durumumuzu değiştirebilecek cesareti gösterememek ya da kültürel genetiğimize karşı gelip diğer cinsiyetin kurallarını belirlediği dünyada “ben” olmaktan çıkarak var olmaya çalışmak… Kırk katır mı kırk satır mı?

Huzurla…

paykwikalim

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here