Anasayfa / Güncel / Engelsiz Yaşam / Sıradan her hangi bir Çarşamba günü değildi

Sıradan her hangi bir Çarşamba günü değildi

Sıradan her hangi bir Çarşamba günüydü benim için, belki de pek çoğumuz için sıradan herhangi bir çarşambaydı. Kışın göbeği Ocak ayında öyle bir Çarşamba işte…

Kıştı soğuktu İzmir, arabamı kullanırken radyoda duymuştum son 40 yılın en soğuk günü olacaktı bugün bu şehir için. Elim çoktan arabamın klimasını en sıcak konuma getirirken En soğuk gün diye aklımdan geçirdim ve evdeki kombinin ayarını da yükseltmemin gerektiğini hatırladım.

Dedim ya öyle herhangi bir çarşambaydı. 

Yoğun bir araç trafiği, yoğun biri iş günü, yapılması gerekenler. Sanki dersinki kafamın içinde 40 tilki hiç birinin kuyruğu birbirine değmiyor, dışarıda ise son 40 yılın en soğuk İzmir’ i…

Trafikten kurtulup işyerime vardım, gün içinde kurumda çocuklar ve aileleri ile görüşmeler yapıyordum ve halada aklımdaydı yapmam gereken işler, tüm bunların ortasındaydım ve o sıra gelmişti telefonuma ilk mesaj beni ara diye başlığı olan malum operatörlerin gönderdiği standart kısa mesaj.

Okudum bilmediğim bir numaraydı, umarsızca cebime koydum telefonumu bir görüşmenin ortasındaydım ve acelesi yoktur diye düşündüm o an mesaj sahibinin.

Sanki beni duymuş gibi o mesaj bir daha geldi, 2-3 dakika sonra bir daha. İşte o zaman kızdığımı da hatırlıyorum tüm dünyadaki tüm sabırsız insanlara.

Çok geçmedi ekrandaki numarayı aradım rehberimde kayıtlı olmayan bana yabancı bir numara, 1 kere bile çalmadan 

-“Abi nasılsın? “

Dedi karşı taraftaki bayan sesi,

-“İyiyim”.  

Şaşkınlıkla toparlamaya çalıştım bilirsiniz tanıdığınız sesi hatırlama süreniz çok kısadır ama o an benim için çok uzun sürdü ve o hatırlayamadığım sesin sahibi:

-“Abi benim Selda “

Selda okulun eski velilerinden biriydi, 3 çocuğu vardı. Özel öğrenme güçlüğü ile kurumumuzdan eğitim aldıklarını hatırladım. Ve uzun bir süredir de gelmediklerini de hatırladım. Hatta bir arada bu konuyla ilgili görüşmüştüm Seldayla. Çocukları neden göndermediğini, eğitimlerinden geri kalmamaları gerektiğini konuşmuştum. Ancak tek taraflı bir görüşmeydi. Benim için sonuç verici olmamıştı ne kadar anlatmaya çalışsam da, dil döksem de ‘’babaları istemiyor’’ deyip çıkmıştı kendine göre işin içinden Selda. Ve aylar sonra telefonumdaki sesin sahibiydi.

-“Ağabey kimi arayacağımı bilemedim”. 

Dedi.

-“Hayırdır diyebildim” sadece sustum. 

Düşünüyordum bir yandan da son konuşmamızdaki o son cümlem geldi aklıma.

-“Bir derdin bir sıkıntın olursa çocuklarla ilgili beni ara” demiştim, aylar öncesinden sanki bugünü hisseder gibi.

-“Ağabey görüşebilir miyiz?” Diye sordu. 

-“Yarın” dedim “bugün çok yoğunum” 

-“Ağabey bugün olsa olur mu?

Nedeni belirsiz bir endişe oturdu yüreğime seldanın sesinden.

-“Akşam biraz geç de olsa uğramaya çalışırım” dilimden çıkıverdi aklımda ise onca iş güç. 

Sesindeki endişenin azaldığını hissettim seldanın vedalaşıp telefonu kapatırken benim endişem daha bir artmış ve aklıma tek soru takılmıştı,

Aylar sonra neden aramıştı beni…

Günlük telaşlarım mesai bitimine kadar devam etti, hızlı bir gün yaşıyordum kendi lügatıma göre, oysa son ders bitmişti dağılıyordu öğrenciler ve öğretmenler,

Kapının önüne atınca kendimi, hatırladım bu şehir son 40 yılının en soğuk gününü yaşıyordu. Arabama bindiğim anda geldi son mesaj ‘’beni ara’’. Tamamen unutmuştum selda ve çocukları. Dinlenmek benim de hakkım diye geçirirken içimden seldanın numarasını çoktan çevirmiştim bile.

-“Ağabey gelecek misin?”

Sesindeki endişe ve korkuyu bir daha taşımıştı yüreğime selda

-“Geliyorum dedim selda geliyorum.”

Telefonu kapatmadan yeni taşındıkları evlerini tarif etmişti, 

Menemen taraflarında 2 katlı müstakil önünde küçük beton bir avlusu bulunan sıvasız kırmızı tuğlalı bakımsız bir evdi. Bahçeye girmedim emin olamamıştım aslında doğru eve geldiğimden, derken mehmet çıktı kapıdan arkasında seçil ve aslı.

Üçü de parlak yüzlü ışıl ışıl gözleriyle dünyaya bakan yaşları 9 ile 12 arasında değişen 3 kardeşlerdi, kızları hep gülümserken hatırlıyordum ve gene gülümsüyorlardı yaşadıkları hayata aldırmadan, mehmet en büyükleriydi kız kardeşlerini bariz bir şekilde korumaya çalıştığı her halinden belli olurdu bu küçük adamın. Evet, özel öğrenme güçlüğü problemleri vardı yaşadıkları düzensiz hayat, farklı semtler ve farklı okullar çocukların gelişimleri engellemiş akranlarına göre geride kalmalarına neden olmuştu. Bunun farkında da değildi aslında çocuklar kendi küçük dünyalarında oyunlar oynayan kafaları karışık 3 kardeşti bana göre hepsi de çok zekilerdi. En zifiri en karanlık gecede yanan bir yıldız gibi parlayan gözlerini görseydiniz bana katılırdınız.  

Mehmetin sesi kendime getirdi beni.

-“Ağabey nerede kaldın? Nerdesin? Seni bekliyoruz kaç saattir.”

Şaşkındım, mehmetin bu şikâyetçi tavrından ve hala orada olma amacımın ne olduğunu anlayamamıştım.

Avludan evin girişine doğru ilerlerken, havanın karardığını fark ettim. Pek çok fark ettiğim şeyin arasında en önemsiz ayrıntıydı bu aslında. Seçilin üstünde kısa kollu penye bir elbise, ayaklarında kısa bir çorap ve yazlık terlikler vardı. Aslının boyu uzamış abisine yaklaşmıştı koşarak bana sarıldıklarında hissettim elleri buz gibiydi çocukların ve üstlerin de kışın göbeğinde yazlık kıyafetler

“Ne bu haliniz, hasta olacaksınız kış günü” dedim gözlerine bakarak, kızlar yere kaçırdı gözlerini. Sustum, kızamadım, konuşamadım… 

Elimi tuttu seçil evin içine girmek için yol göstermek niyetiyle dedim ya buz gibiydi elleri. Beklemediğim bir karşılamayla avludan evin kapısına geldiğimde gördüm seldayı başörtüsünü burnunun en uç noktasına kadar indirmiş gözleri görünmüyordu ve kucağında sarıp sarmaladığı 4 aylık bebeği.

Çocukların dünyaya yeni gelen bir kardeşlerinin olduğunu o akşam öğrendim,

“Abi hoş geldin, geç içeri” 

Dedi selda çok zor duyabildiğim bir sesle.

Seçil hala bırakmamıştı elimi evin içine girdiğimiz de çekiştirerek beni koridorun sonundaki odaya götürdü arkamızda kardeşleri

Belki çok kötü şartlarda yaşayan aileler evler gördüm o güne kadar ama bu farklıydı küçük bir oda yerde küçük iki döşek ve köşede yanmadığını sonradan anladığım bir soba. Bu çocukların tabletleri yoktu, ya da pek çok yaşıtlarının kullandığı cep telefonları da yoktu aslında evlerinde televizyonları dahi yoktu, sadece köşede yanmayan sobaları.  

Sobanın neden yanmadığını soramadım.

Utandım. 

Öyleki garip bir utanç yaşıyordum kendimden, yaşadığım hayattan, evimdeki televizyonumdan, telefonumdan, tüm insanlardan da utanç duydum. Sadece karşımdaki 3 kardeş hariç her şey bana utanç veriyordu o an. 

Annelerinin başı yerdeydi belikli oda utanç içindeydi, bakışları kucağındaki bebeğinde sanki ben orada yokmuşum gibi davranmaya çalışıyordu.

Çocukların yanında konuşamayacağım için koridora çıktık seldayla bebeği aslının kucağına bırakırken bir eliyle sağlam tutmasını istedi kardeşini.

Çocukların olduğu odanın kapısın kapatırken dayanamadan sormuştum daha

-“Ne oldu selda bu hal ne?”

Anlattı selda, görmediğim gözlerinden akan yaşları gizlemek için daha da indirdi başörtüsünü burnunun üstüne, anlattı bilmediğim hayat hikâyesini, çocukların bilmediğim hikâyesini.

Bu ülkede çoğu kadının yaşadıklarından farklı değildi aslında, çocuk yaşta kendinden büyük bir adama vermişti babası seldayı, çocukken evlenmişti, düşünceleri çocukken, yüreği çocukken çocuk sahibi olmuştu selda. 3 çocuktan sonra boşanmak istemişti adamdan, çocuklarıyla döndüğü kalabalık nüfuslu baba evinde çalışmaya başlamış. Çocukları babasız olmasın diye belki yada insan olduğu için başka bir adamla imam nikahıyla evlenmiş tekrar selda ailesinin rızasıyla, 

kucağındaki bebek imam nikahlı eşindendi. 

İçini çeke çeke konuşmaya başlamıştı belli ki aşktı canını yakan, belkide acısı dün kucağında 5 yaşında çocuğuyla kapısına gelen kadındı. İmam nikahlı eşinin resmi nikahlı karısı.  

Üstelik eski eşinin arkadaşı da çıkmıştı adam, bu kadar kandırıldığı için mi yanıyordu canı yoksa aşkı içinmi, soramadım.

Sevmemiştim söylediklerini, sevemezdim de. Öylesi utanmıştım adamlığımdan, insanlığımdan, o an bu dünyada nefes almak bile çok ağır gelmişti bana…

Sevemezdim söylediklerini, çaresizce düşündüğü ve bana söylediği o son cümle için nefret de edebilirdim belki de ondan, öfkelenmiştim içimde kocaman bir yerlerde.

Çocuklarından vazgeçmeyi düşünüyordu, onları çocuk esirgeme kurumuna vermeyi… 

O an daha bir anladım anneliğin bazı kadınların üzerinde neden bir kıyafet gibi göründüğünü, hatta daha bir sevdim yürüyemeyen çocuklarını yıllarca sırtlarında taşıyan anneleri, daha bir kızdım sahip çıkmadığı çocukları dünyaya getiren insanlara.

Evden ayrılmış arabama doğru ilerlerken baktım gökyüzüne zifiri bir karanlık çocukların gözlerindeki gibi yanan tek bir yıldız vardı o gece. Evin bacasından tütmeye başlayan gri duman yaktı gözlerimi, son 40 yılın en soğuk günüydü İzmir için ve ömrümde ilk kez bu kadar üşüdüm.

Sıradan her hangi bir Çarşamba günü değildi artık benim için, belki de pek çoğunuz için sıradan herhangi bir çarşambaydı. Kışın göbeği Ocak ayında öyle bir Çarşamba işte…

Hakkında Merter Enser

Ayrıca Kontrol Edin

Engelli Araç Park Yerlerine Kameralı Takip

Konya’da engelli sürücülerin kendilerine ayrılan park alanlarına diğer sürücülerin araçlarını park etme şikayeti sona erdi. …

Bir yorum

  1. Bir kadının kandırılışı ve dünyaya gelen çocuklarını heba etmeme çabaları…etkikeyici bir yazı,tebrik ediyorum merter bey..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir